Sanrılar Bölüm #1
Uyandığımda çoğu zaman nerede olduğumu hatırlamam. Bazen eski çağlarda bir at üstünde, bazen gelecekte bir uçurumun kenarında. Zaman yolcusu değilim, aslında sizlerden biriyim. Sadece sizin rüya diye geçiştirdiğiniz şeyler bende daha keskin yaralar açıyor, Siz uyandığınızda hiçbir şey olmamış gibi işinize, okulunuza gidiyorsunuz bense uyanıp uyanamadığımı dahi bilemiyorum.
Gözlerimi açtığımda, girintili çıkıntılı parke taşlarının olduğu bir sokakta ilerliyorum, Güneş müebbet hapis cezası yiyen bir mahkum gibi beton duvarların arasından kurtulmaya çalışıyor. Buraya nasıl ve neden geldiğim hakkında zerre fikrim yok. Başım; nöronlarım arasında bir meydan muharebesi varmışçasına ağrıyor. Ellerim ve ayaklarım çoktan bağımsızlığını ilan etmişler bile, herhangi bir parmak ucumdaki dokuyla beynim arasındaki bağlantıya dair hiçbir belirti yok. Vücudum en ufak bir müdahalede bulunmama izin vermiyor, sanırım bu tartışmadan vazgeçen taraf olup ayaklarım nereye giderse oraya kadar izleyeceğim kendimi.
Parke taşlı sokakta ilerlerken etrafa daha dikkatli bakma şansına kavuştum, nasıl olsa ben artık yolcu koltuğundaydım. Bu sokağa daha önce gelmediğime eminim fakat nasıl oluyor da bu kadar iyi biliyorum burayı? Harabe bir kilisenin yanından geçtim, en az iki yüz yıllık bir yangının izini taşıyan ahşap evlere dikkat kesildim. Kadim sahipleri kim bilir ne acılar, ne sevinçler yaşadılar bu evlerde. Şimdi ise avlu kapısı kırık, bahçesinde sokak köpeklerinin kol gezdiği bir perili evlerden bir farkları yok.
Bahçesinde belirli bir düzende yerleştirilmiş on iki şık tasarımlı masaları olan bir kafede buldum kendimi. Pek kalabalık olmasa da masaların yarısına yakını dolu. Mor pantolonu, beyaz gömlek üzerine giydiği mor hırkası ve bunlara tam tezat oluşturacak spor ayakkabıyla garsonlar bir sağa bir sola koşuşturmakta, denize en yakın masada buluyorum kendimi. Yanımdan geçip gitmelerine rağmen sanki beni görmüyorlar, zar zor bir çay istiyorum çayla birlikte bahçe girişinde bir çift görünüyor. Uzun boyu, beyaz teni, omuzlarında biten kırmızı saçları ve dizlerinin hemen altında biten kırmızı elbisesi ile Afrodit'i kıskandıracak güzellikte bir kadın, yanında en az onun kadar uzun mavi kot gömlek siyah kot pantolon giyen bir erkekle yanımdaki masaya oturdu. Sandalyeye oturmadan biri açık iki çay söylediler, kız şekerleri geri verdi...
Nice zaman sonra kız elindeki kağıt parçasıyla oynamaya başlamazdan evvel, "Sen beni sevmiyorsun, sevmediğin kimse kadar sevmiyorsun, nefret ettiklerin kadar sevmiyorsun." dedi adam. Kız cevap vermedi, göz pınarları patlamaya hazır bir volkan misali bulutlu, "Sen" dedi yutkundu, aslanların saldırısına uğramış bir ceylan kadar çaresizdi. Etrafına bakındı, bir kaçış yolu bir çare aradı fakat tüm arayışları nafileydi, aslan ceylanın boğazına çoktan pençelerini geçirmişti bile. "Sen" dedi tekrar. "Sen, sadece kendi isteklerini önemseyen bencilin tekisin. Yaptığım ve yapacağım hiçbir şeyin bir anlamı yok mu senin için?" Hak verir gibi kafasını salladı adam, "Bende biraz kendini beğenmişlik, biraz ego ve çokça çaresizlik var." Cümlesini tamamladığı an bir sıcaklık hisettim, daha sonra inanılmaz bir sesle birlikte göz alıcı bir aydınlık...
Uyandığımda girintili çıkıntılı parke taşlarının olduğu bir sokakta ilerliyorum, Yağmur padoktan çıkış yapmış atlar misali büyük bir hızla ve öfkeyle yağıyordu, sağ kolum dirseğimin üç parmak üstünden pek de derin olmayan bir yara almıştı. Kan avuçlarımda toplanmış halde harabe bir kilisenin yanından geçtim, asırlık yangın izlerini taşıyan evlere umursamadan ilerlemeye devam ettim. Sokağın bittiği yerde demir almayı bekleyen gemiler vardı.
Gözlerimi açtığımda, girintili çıkıntılı parke taşlarının olduğu bir sokakta ilerliyorum, Güneş müebbet hapis cezası yiyen bir mahkum gibi beton duvarların arasından kurtulmaya çalışıyor. Buraya nasıl ve neden geldiğim hakkında zerre fikrim yok. Başım; nöronlarım arasında bir meydan muharebesi varmışçasına ağrıyor. Ellerim ve ayaklarım çoktan bağımsızlığını ilan etmişler bile, herhangi bir parmak ucumdaki dokuyla beynim arasındaki bağlantıya dair hiçbir belirti yok. Vücudum en ufak bir müdahalede bulunmama izin vermiyor, sanırım bu tartışmadan vazgeçen taraf olup ayaklarım nereye giderse oraya kadar izleyeceğim kendimi.
Parke taşlı sokakta ilerlerken etrafa daha dikkatli bakma şansına kavuştum, nasıl olsa ben artık yolcu koltuğundaydım. Bu sokağa daha önce gelmediğime eminim fakat nasıl oluyor da bu kadar iyi biliyorum burayı? Harabe bir kilisenin yanından geçtim, en az iki yüz yıllık bir yangının izini taşıyan ahşap evlere dikkat kesildim. Kadim sahipleri kim bilir ne acılar, ne sevinçler yaşadılar bu evlerde. Şimdi ise avlu kapısı kırık, bahçesinde sokak köpeklerinin kol gezdiği bir perili evlerden bir farkları yok.
Bahçesinde belirli bir düzende yerleştirilmiş on iki şık tasarımlı masaları olan bir kafede buldum kendimi. Pek kalabalık olmasa da masaların yarısına yakını dolu. Mor pantolonu, beyaz gömlek üzerine giydiği mor hırkası ve bunlara tam tezat oluşturacak spor ayakkabıyla garsonlar bir sağa bir sola koşuşturmakta, denize en yakın masada buluyorum kendimi. Yanımdan geçip gitmelerine rağmen sanki beni görmüyorlar, zar zor bir çay istiyorum çayla birlikte bahçe girişinde bir çift görünüyor. Uzun boyu, beyaz teni, omuzlarında biten kırmızı saçları ve dizlerinin hemen altında biten kırmızı elbisesi ile Afrodit'i kıskandıracak güzellikte bir kadın, yanında en az onun kadar uzun mavi kot gömlek siyah kot pantolon giyen bir erkekle yanımdaki masaya oturdu. Sandalyeye oturmadan biri açık iki çay söylediler, kız şekerleri geri verdi...
Nice zaman sonra kız elindeki kağıt parçasıyla oynamaya başlamazdan evvel, "Sen beni sevmiyorsun, sevmediğin kimse kadar sevmiyorsun, nefret ettiklerin kadar sevmiyorsun." dedi adam. Kız cevap vermedi, göz pınarları patlamaya hazır bir volkan misali bulutlu, "Sen" dedi yutkundu, aslanların saldırısına uğramış bir ceylan kadar çaresizdi. Etrafına bakındı, bir kaçış yolu bir çare aradı fakat tüm arayışları nafileydi, aslan ceylanın boğazına çoktan pençelerini geçirmişti bile. "Sen" dedi tekrar. "Sen, sadece kendi isteklerini önemseyen bencilin tekisin. Yaptığım ve yapacağım hiçbir şeyin bir anlamı yok mu senin için?" Hak verir gibi kafasını salladı adam, "Bende biraz kendini beğenmişlik, biraz ego ve çokça çaresizlik var." Cümlesini tamamladığı an bir sıcaklık hisettim, daha sonra inanılmaz bir sesle birlikte göz alıcı bir aydınlık...
Uyandığımda girintili çıkıntılı parke taşlarının olduğu bir sokakta ilerliyorum, Yağmur padoktan çıkış yapmış atlar misali büyük bir hızla ve öfkeyle yağıyordu, sağ kolum dirseğimin üç parmak üstünden pek de derin olmayan bir yara almıştı. Kan avuçlarımda toplanmış halde harabe bir kilisenin yanından geçtim, asırlık yangın izlerini taşıyan evlere umursamadan ilerlemeye devam ettim. Sokağın bittiği yerde demir almayı bekleyen gemiler vardı.
Yorumlar
Yorum Gönder